Kendi

Ne yapma(ma)ya çalışmak/çalışmamak, hangi yazıyı yazayım, hangi şarkıyı dinleyeyim şimdi, ne yapacaktım, biz buluşmalarımızda ne yapmıştık/ne hissetmiştim, ne söyleyecektim, söylemesem daha mı iyi, YETER, YETER, SİKTİRİN GİDİN!

Düşüncüler, aksiyonlar, anılar, keşkeler, pişmanlıklar, kalanlar-kalmayanlar, durumlar, şartlar, planlar, hayaller, kurgular, bilinen doğrular-yanlışlar, bilinmeyenler, önyargılar; durun yetti, durun, tamam küfredilmek en sağlam olana bile ters dönüp bir baktırır. Peki size yalvardığım yetmedi mi? Lütfen, gelmeyin üstüme, saklandım, beni bulamamanız için. Aslında saklambaç oyununun amacı bir şekilde görülme isteği değil mi ya da bak senden önce ben seni gördüm, istediğimde sen beni göremedin ama ben öne geçtim demek…

Yarına bir ay olacak, 90 yıllık bir ömür için hiçbir şey, yeni doğan bir bebek için ömre atılan ilk dünyevi anlar. Bu bir ay nasıl geçti? Sıkıştırılmış dosyalardan, programlardan, organizasyonlardan, atölyelerden iftiharla bahseden, moda olan şu dönemde sıkıştırılmış bu ayı reddetsem ne yazar? Ne kadar uzun bir aydı! Yugoslav gurumun öğretilerinden biri olan bir şeyi yapmıştım; öfkemi, korkumu, hüznümü onurlandırıp, onları yaşamaya izin vermiştim. Kaçmamıştım onlardan, saklanmamıştım. Tek fark olacaktı, kararlıydım yeniden bataklığımda boğulmamaya. Acı veriyordu, dikkatimin dağılmasını bırakayım, en başlarda dikkatim yok olmuştu. Nefes gibi gelen konuşmalar ve nefesimi kesen tespitler defalarca suratıma çarpmıştı. Sonra suratıma çarpılmasıyla bir anda gelen ağlamalarım o kadar arttı ki, durduramadım, sicim gibi inciler dökülüyordu, yüzüm yıkanıyordu. Ağlamamaya yemin etmişim gibi ağlamak istemediğim o dönemlerden sonra yine yeniden yüzüm, kalbim, bedenim yıkanıyordu. İçimde ki suda boğulmamak mıydı derdim? Oksijene muhtaç ciğerlerim, içimdeki bütün suyu çıkartmaya niyetliydi, batacaktım yoksa. 

Bilseydim bir daha göremeyeceğimi, ne yapardım diye sordum. Aklımdan ilk geçen şey hiç sarılmadım ben ona, sarılmak isterdim. Sanki tabiat buna müsaitmiş gibi, sanki ben ve o eminmişçesine -ki böyle bir şey yok- sarılmak isterdim. Samuray, onurlu karakter, hiçbir şey yapmadan çekip gitmenin acı vermeyeceğini mi sandın? Seni buna inandıran neydi? Gösterdiğin sevgiyi kabul etmeyenler mi? Sana verdikleri aşklarıyla içinde tatmin olamamanın verdiği pişmanlıklar mı? Senin iddianın aksine ben seni tanımıyorum, küçük ama derin gözlerinin dipsizliğine girmeye bile gücüm yetmedi benim, sense birçok kişiden daha fazla seni bildiğimi nasıl söyleyebilirsin? Yaptıklarını ve yapmadıklarını anlayamıyorum, neden? Bunu söyledikten sonra nasıl hissetmemi bekledin ki, bu cümle ağır be adam, bu cümle umutla dolu, potansiyelle. Beni bu cümleyle bıraktın ve o dillere pelesenk olmuş efsaneye sende uydun “Ben aslında çok iyiydim…”. Siz insanı iyi olmaktan soğutuyorsunuz, yapmayın, lütfen, gelip kalbimin kapısını çaldıktan sonra benim iyi olduğumu söyleyip çekip gitmeyin, yapmayın, lütfen…

5,5 ay önceydi, daha nasıl biri olduğun konusunda en ufak fikrim yokken, Kordon’da bas bas telefona bağırıyordum, Düşes ben orospu mu olmalıyım? O zaman mı kadir kıymetim artacak, soğuk bir şirret mi olmak paklıyor, neyim ben ulaşılmaması gereken günahsız bir azize mi? Ahlakın dine indirgenmesi gibi, semboller, kaçılan soyut sorumluluklar, bağlar nasılda insanların gözünü korkutuyordu. Biz cesaretten dem vuran, laflarla aşk ağıtları yakan, yapayalnız kalmaya mahkum bir nesil olmayı tercih ediyoruz. Bize birbiri için ölmek övülüyor efsanelerde, yok olmak, hiç olmak. Birbiri için yaşamak, birlikte yaşayabilmek çok mu imkansız? Hızla akan dünyada materyal varlıklar manevi boşlukları doldurabilecek hacme sahipmiş gibi gözükürken, yavaşlayıp, dans etmeyi, tat almayı unutmuşuz, kimimiz mesela bendeniz bunu yaşayamadım bile. Seni bilmediğim gibi, sadece tahminlerim, olasılıklarım var, seni yargılamak kim, ben kim? Haddimi aşmamaya gayret ediyorum gerçekten ama ben anlayamıyorum. Ben Japoncayı öğrenemedim, sen Latinceyi öğrenemedin, çünkü biz bu dilleri bilmiyoruz bile, biz kendimizi bilmiyoruz.

6 ayım apayrı geçti. Bu 1 ay beni bambaşka bir noktaya hatta sürece getirdi. Soru geliyor, Tuğçe çok sıkıştırmasan mı? Üstüne gelmese mi bu program, ağır değil mi? Ölecek misin kızım daha vaktin var, bunu ertele, sonra da yapabilirsin, sonrasında rahatlatmak için tatlı bir gülüş sunuluyor, hadi ben de gülümseyeyim, değil mi? Anlamıyorsunuz, anlamanızı isterdim. Bu aslında, ben yaşamak istiyorum, kendim için, dönüşüyorum, halden hale giriyorum demek. Dans ediyorum evin içinde, şarkı söylüyorum, piyano çalıyorum, oradan oraya sürükleniyorum, kendi isteklerim için çabalıyorum, hedeflerim doğrultusunda yeni kalemler keşfediyorum, korkuyorum bir yandan çoğuna yeni(den) başlıyorum, yaşamak zorundayım, kendim için! Öğrendiklerim kadar öğreneceklerim de çok, uygulamam gereken çok şey var. Yapmazsam o bataklığa geri çekilirim, kim vardı orada, Allah’tan başka bileniniz var mı? Kim bilebilir ne kadar vaktimin kaldığını? Yaşamanın bu denli yoğun damarlarımda akmasını anlamasanız bile, bakın başka türlü yapmam mümkün değil benim. 

Yazıma ara vermek zorunda kaldım. Yazmak bile bir duraksattı, bir ayda geldiğim noktadan geriye, hem de çok uzaklara bakmışım gibi geldi. Ne çok öfke, ne çok isyan var orada. Bir çocuğun kendini sevdirme zorunluluğu olmadığı gibi, duygularım, düşüncelerim sürekli gül gülefşan olamaz. İsterdim, hayal de ederdim, ettim de, yapmaya da çalıştım olduramadım. Aslında çelişkilerle dolu hayatımda, zihnimde, bedenimde, ruhumda, kalbimde güzeldi, artık bunu kabul ediyorum, sanırım teslim oluyorum.

Geriye dönüp baktım, fotoğraflarıma, yazdıklarıma, ses kayıtlarıma… Çünkü tutunacak güzel anılar istedim, yazdıklarım an itibariyle çöktüler üstüme. Beni nasıl da mutlu ettin, nasıl huzurlu anlarımda vardı benim. Senin varlığın bana doğrusal bir yolda, bir çizelgeye göre gitmediğimi hatırlattı, öğretti bir nevi. Ne sevindim, üzüldüm, ağladım, şapşal şapşal güldüm. Ezberimde olan tek şiir Necip Fazıl Kısakürek’in Beklenen şiirinin bir kısmını yaşadım ben.

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.


Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek’ten farkım ben seni yokluğunda bulamadım. Varlığınsa yetmedi, doyamadım, yaşayamadım. Gelme diyecek kadar senden geçemedim bu konuda kendimden özür dilerim, fakat gel diyecek kadar ne sana ne kendime hadsizlik edemem, istesem bile, yapamam. Sarışın filozofun Oruç Aruoba’nın şiir kitabı Yürüme’den sana kütüphanede bu şiiri göndermiştim;

Her yol
kişiye varıyor sonunda,
kişinin kendisine…
-“Roma”ya değil,
kişiye çıkıyor
her yol.


Nasıl etmeli de?
her yolun çıkacağı
bir yer olmalı?


“Roma” kadar
engin, derin, karmaşık;
yüksek, geniş, dolambaçlı
olmakla, herhalde…

Seninle ben kendimi daha da buldum, bulmaya gayret ediyorum. Çünkü her yol, hikaye, insan, yaşanmışlık kendine çıkıyor, kendini bulduruyor. Duyguların içinden geçtim, bir onun içerisinde bir diğerinin içerisinde kaldım. Varlığın ayrı güzeldi, yokluğunla da harmanlandım. Gördüm, duydum, tattım, bildim, bilemedim, geçtim, tıkandım, donamadım-taştım, kabıma sığamaz hale geldiğimi anladım. Bu 1 ay da mı oldu, 6 ayda mı? Bu son 5 yılım mı? Son 12? Hayır. Buralardan geçerken, yaşarken ve yaşayamazken dayanamadığım bir şeyi fark ettim. Hayallerimi yaşayamamak ve başkalarının hayallerimi yaşaması nasıl da acı verdi! Ben vücud bulmuşum, fakat adım atmadan, zamanı geçirmişim “kendi” adıma tercih etmeden. “Kendi”m var olamamışım, hayallerimi, tercihlerimi yaşamamayı tercih etmişim. Sana Nazım Hikmet’in şiirini okumak isterdim, dilimin değil ama ruhumun, zihnimin bir ucundaydı;

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…

Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum…

Seni düşünmek

Her şey geçiyor, geçti, geçecek. Aslında “kendi”liği kalıyor insanın, bir başınalığı, anlam arayışı, mücadelesi, yalnızlıklara ortak oluyoruz yapayalnız olmadığımızda. Nereye gidiyorum bilmiyorum, ne olacak? Ne yapmam benim “kendi” halime uyumlu olacak? Kimler hayatımda kalacak? Ben hangi şehri, işi, kişiyi seçeceğim bilmiyorum. Seçilmeyi beklemeyi, çaba görmeden dünyaları sermeyi, benim adıma karar verilmesini, başkalarını memnun etmek uğruna mecburiyetle kol kola olmayı, saçma sapan görünmeyen zincirli hayatlara mahkumiyeti reddediyorum. Tek bildiğim şey “kendi”mi seçtiğim. Gözlerine bakamadığım her an için kendime kızsam da, yaşattığın hüznün yanında şükranın fazlalığı o kadar çok ki, acıtmasına rağmen bu duygular kirpiklerinden öpesim geliyor, yazarken bile ağlıyorum. Teşekkür ederim Samuray, hayatımda ki misafirliğin ve varlığınla hissettirdiğin sevgi, huzur, heyecan, can suyu, nasip kavramının sadece kötülükten ötürü değil iyilikle de bir alakası olmadığını gösterdiğin ve kendimi bana seçtirdiğin için. Gururumun boynu bükülse de bunları sana yaşatamadığımı bilsem de, benim için çabalamayı seçmediğini -seni anlamama rağmen- idrak etsem de, bunlar benim öğrendiklerim olsa da, yine de varlığın için müteşekkirim. Seçilmeyi beklemekten, birinin benim adıma karar vermesinden, hayallerimi yaşayamamaktan çok yoruldum, yapamam artık, özür dilerim en başta “kendi”mden.

Kendi”mi, irademi, yaşamayı seçiyorum yeni(den) bir başlangıç…

Tuğçe Terhan tarafından yayımlandı

İzmir'li, beden yaşı 30, ruhu 17-87 yaşında arasında gidip gelen, büyümekte, mimar olabilme adına savaşan, sanatçı olabilmek için kıvranan, yazma, çizme müptelası.

Yorum bırakın