Ye, Dua Et, Sev terapi filmimin 7:40’ta ki replikleriyle başlayacağım.
“Bu evi bir yıl önce almıştım. Bunu istememiş miydim? Bu hayatın kurulması sürecinin her bir anına ben de müdahil olmuştum. Öyleyse neden kendimi içinde görmüyordum? Kalmaktan daha imkansız olan tek şey gitmekti. Kimseyi incitmek istemiyordum. Arka kapıdan sessizce kaymak ve Grönland’a varana kadar hiç durmamak istedim. Onun yerine, bir karar verdim. Dua edecektim. Tanrı’ya yani. Bu olaya o kadar yabancıydım ki az daha şöyle başlayacaktım: “Yaptıklarınızın büyük bir hayranıyım.” Merhaba, Tanrım. Nihayet görüştüğümüze memnun oldum. Daha önce seninle doğrudan konuşmadığım için özür dilerim ama bana bağışladığın nimetler için ne kadar müteşekkir olduğumu herhalde yeterince ifade etmişimdir. Başım ciddi dertte. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir cevaba ihtiyacım var. Lütfen ne yapmam gerektiğini söyle. Tanrım, lütfen yardım et. Ne yapacağımı söyle, ben de yapayım. Yat uyu, Liz.”
10:02 dakikasında zihnimde çağrışım yapan yer ile bitiriyorum. “Go back to bed Liz.” Yatağa gidemem, bu cümle aksini söylesede yapamıyorum. Recomposed By Max Richter: Vivaldi, The Four Seasons albümünü paşa gönlüm uygun gördü, sayılı okuyucuma Spring 1 ile başladığımı bildirir ve öneririm ben yavaş yavaş kendimin dehlizlerinde kaybolmaya, kontrollerimi bırakmaya, dizginlerimi gevşetmeye başlıyorum. Uyuyamayacağımı öngördüm, herkes bir an önce mutfağı bana bıraksa diye kımıl kımıl dolanmaya başladım. Makyaj yapmak hem güçlendirici, özgüven arttırıcı, ayrıca severek seçtiğim bir maske. Yaparken de keyif alıyorum ama akşama doğru o tozların, kremlerin, yüzümün yağının ağırlığı her şey gibi o da öyle bir ağır geliyor ki temizlemek nasıl da zor geliyor. Herkes dağılana kadar makyajımı temizledim, sigara içeceğim için kremleri ve esnememi erteledim. Rahat bir şeyler giydim, saçlarımı hak ettikleri özgürlüğü verdim, gözlüğüm şu noktada ağırlık vermeyecek o da benimle. Ihlamur çayı demledim biraz daha kendimi rahatlatabilirim, sanırım.
Salı akşamı son Samuraylardan biriyle konuşuyordum. Bana hayalimde ki evi sordu. Ev, yuva tek kişilik olmadığı müddetçe tek başına düşünülemezdi. Çok fazla düşünülecek şey vardı, orası bir limandı kanımca. Mimar olmama rağmen üstenci yaklaşımın hep karşısında durduğum için analiz yapılmadan olmazdı. Samuray benim ev ile ilgili hayalimi sordu, şaşkındım. Hazırlanmadığım yerden gelmişti. Benim kıymetlilerim hayallerim, hayal kırıklıklarım, hayalperestliğim ne kadar uzun zaman olmuştu hayal etmeyeli… Film, kitap, şiir, şarkılardan işte bana bunlar, şunlar söylensin, ben söyleyeyim bak bu benlik, bana bu yapılsa keşke dediğim şeyler çoktu. Gerçekler banalliği ile beni boğduğu, canımı acıttığı dönemlerden kalan gerçeklerden koparan uyuşturucu misali rasyonel olmayan ve hiçbir şekilde yardımcı olmayan hayallerimde vardı. Bunları sormuyordu, evim diyebileceğim o yer hakkında ki benim istediğim bir hayaldi sorduğu, anlatamadım, kaçmaya mı çalıştım, anlamlandırmaya mı çalıştım bilmiyorum, tamam aradığım buydu diye düşündüm. Görselleştirecektim. Bakınırken bu da baya hayal bunu göstermeyeyim demiştim, hayallere de mi ket vuracağız dedi, hayal etmeyelim mi? Ne diyordu bu adam, ona baktım, peki öyleyse gösteriyorum o zaman dedim ama o anda bende ne düşündüğümü idrak etmeden sadece küçük küçük görselleri serdim önüne, işte bunlar olabilir, sanırım. Baktı ve binbir hikaye versiyonundan birini yaşayıp akşamımıza devam ettik.
Bugün ise bir Düşes ile günümü geçirdim. Ona gitmeden ata bindim. Atımın adı “Weiss” Almancada “Beyaz” demek. Beyaz atlı prensimi bekleyen bana Allah’ın güzel bir alegorisi:
Sen kurtarılmayı bekledin, pamuklara sarılarak büyütülmüştün ya Sen, küçücük bir kızken bile her okul yılının başında bu yıl çok farklı olsun diye o küçük avuçlarını açıp yalvardığın beyaz atıyla gelmesi için ağladığın ama asla gelmemiş olan. Kurtar beni Allahım gönder artık prensini bak okuduğum masallar, kitapların bana vaadi var, ben korunmaya muhtacım, kurtarılmaya, sevilmeye açım, gönder gelsin, bak bekliyorum dediğin… Ejderhalar, karanlık ormanlar, yaratıklar, haydutlar, “Bir olan” biri gelsin diye inlediğin. Tamam dünyayı görmek istiyorum, kendimi kanıtlamak zorundayım, var olabilmek istiyorum, buralardan gidiyorum dediğinde ki zamanında bile yabancı diyarlarda, geri dönmek zorunda kaldığın yerde bile aldatıcı şövalyelere kandığın o saçma sapan anlardan, ıssız anlara kadar bekleyen Sen, evet Sen, yapayalnız SEN savaştın senin için kimse gelmedi, gelmiş gibi gözükenlerde alıp alıp gitmediler mi? Sen o ata da kendin bineceksin kızım, Senin kurtarıcın SENSİN…
Peki dedim, atı ben seçememiştim. Avrupalıymış, büyük cüsseli bir at, sakin bir yürüyüş stili olan adeta yürüyüşünde bir şey yoktu, garipti, alışılmadıktı ama güvendeydim. Farklı bir histi bu, hocamın sesinde kulaklarım, kendisinde gözlerim, tatlı bir uyarıyla karşıya bakmamı, ata dahi bakmamamı, ileri bakmamı söylüyordu. Adi Süratli stiline geçtiğimizde ilk önce gerçekten korktum. Weiss bir anda hızlandı, iriydi ve zıplatıyordu. Korkuyordum Deniz hocam, ya düşersem? Fakat inmek istemiyordum, gülmeye başladım, ahhh çok güzeldi, çok güzeldi koşalım hadi durma Weiss. Daha dört nala koşabilecek bilgi birikimim yoktu. İstesem bile koşamazdım. Daha atımla bağım yoktu. Bacaklarım, duruşum çok iyiydi hocaya göre, teşekkürler hocam gazı verdiğinize göre devam edebiliriz. Dersimiz her güzel şey gibi çabuk bitmişti. Attan inme vaktim gelince bile Weiss’ın üzerinden inmek öyle kolay değildi, atın canını acıtmak istemiyordum. Eldivenimi çıkarttım, elimi koklasın, beni tanısın istedim, çok teşekkürler, çok yakışıklısın, çok güzelsin cümlelerinden sonra içimden bana zarar vermeyecek şekilde bir heyecan yarattığın için ayrıca çok teşekkür ederim dedim ve Düşes’in yanına gitmek için hazırlanmaya gittim.
Düşes benim manevi kız kardeşim, asil bir ruhtur kendisi. Acı çekişi bile zarif olur mu insanın, o asi ruhu, fırtınlarına rağmen mutluluğuma kısılan gözleriyle mutlu olan, karanlığımda beni yalnız bırakmayan sayılı hazinelerimden. Konuştuk, saatlerimizi verdik. Yavrusu, yemekler, çok da sevmediğimiz tatlılar sohbetimizin eşlikçileriydi. İhtiyacımız olan şey bu saçma sapanlıkta iki kardeş ruhun birbirine açılmasıydı. Bir noktada korkularımı sıraladım. Bak seçenekler bunlar ve ben korkuyorum. Korkuyorum Düşes dediğimde bile kararlıydı bakışı, benim vücudumsa kaskatı kasılmıştı. Bana baktı ve dedi ki “Bunlar olabilir. Daha kötüsü de olabilir, aldanabilirsin(yine!). Vazgeçilemeyecek bir şey yok. Ne olabilir ki? Yaşa ve gör, ne kaybedersin, bunlar olmayabilir de Tuğçe!” O an da vücudumun hafiflediğini hissettim, gözlerinden öperim, başka bir ruhsun Düşes. İşte tam olarak o andan itibaren, saygıdeğer Samuray’ın sorduğu soruyla, Düşes’in kalbimi hafiflettiği o andan itibaren yazmak istiyorum:
Ben yeniden hayal kurabilir miyim? İznim var mı? Ben hayal kurmayı çok sever(d)im; aldatıcı olmayan, gerçeklikten uzak olmayan, hatta gerçek olabilecek bir hayali ben hak ediyor muyum? Değer verdiğim O kişinin hayallerini süslemeyi hak ediyor muyum? Ben “Bir”ine kavuşabilir, hayallerimden bile güzeline bu benim gerçek hayatım diyebilir miydim? O zaman başlıyorum, çakmağın ateşiyle, derince çektiğim sigaramın dumanıyla gerçekleşebilecek bir hayale kelimelerimle dua edercesine, kendi kelimemi bulmuşçasına, “The One-Bir” olana kavuşmuşçasına, ortak bir dil oluşturmuşçasına, ait olmuşçasına, birlikte bir evimiz olmuşçasına bir günün bir kısmını tasavvur edeceğim…
Eskiden uyanamazdım ben, uyanmak istemezdim, neden uyansaydım ki? Karanlık isterdim odamı gece yatmadan, o karanlık zihnimi kapatmaya yarardı, şimdiyse gece yatarken ve sabah kalkarken O’nun yüzünü görmek istiyorum. Ben bile şaşırıyorum, nasıl kalkabiliyorum diye, yatak odamız çok güzel güneş ışığı alıyor, çatı katı olması konusunda tereddütlerimiz vardı, gece yıldızların altında O’nunla uyumak çok başka işte… Ben orta şekerli bir Türk kahvesi gibiydim, O aksini söylesede içten içe yılların birikimini reddedemiyor insan, O ise bir başkaydı, -bu adamı hak edecek ne yaptım? Ya bunlar bir rüyaysa(:)), ya bir anda beni bırakırsa- şüphelerimle kendi gölgeme sövmeme rağmen O’nu sarsıp gerçekliğini sorgulama istencime rağmen uyandırmaya kıyamıyorum işte, biraz daha yüzünü incelemekten kendimi de alamıyorum. Ne minimal, ne maximalist burada renkten uzakta kalmayacağımıza söz vermiştik, bir mimar eşyaları ne kadar önemli bulsa da ben bizim zevklerimize hitap eden eşyalarımız olsun istedim, burası bizim mabedimizdi, bizimdi. Her metrekaresini kullanacağımıza söz vermiştik, her köşesinde, her tezgahında, her duvarında, her eşyasında izlerimiz olmalıydı, 1,5 sene oldu sözümüzde durduk, durmaya devam ediyoruz, her yer O ve ben. Hiçbir şey ama hiçbir şey O’nun gözlerini açmadan değerli değil ve gözümde de değil. Ama uyandırmakta istemiyorum, ne kadar huzurlu duruyor, biraz ellerim yüzünde gezinsin istiyorum, bedenlerimiz birbirine geçmiş olmasına rağmen dürtümle nasıl da savaşıyorum, eee daha fazla engel olamayacağım ve huzurundan da alıkoymak istemiyorum yavaşça uzaklaşmak en iyisi. Yavaşça şimdi dönebilirim, tamam çok iyi gidiyorum, “Mission aborted, fuck”, belimden yakalandım, bir şeyi de tam yap be kızım. “Günaydın güzellik”, gözlerimi deviriyorum tabii ki gülümsememi tutamadan “Günaydın sevgilim.” Ne zaman beni bırakacak, bir gün herkes bırakır, gerçek olmayacak kadar güzel biri, nasıl her güne benimle devam edebiliyor, beni her gün seçebiliyor? Kafamı yorganın altına sokuyorum, bırakacağı bir nokta gelecek bekliyorum. Bekliyorum, saymaya başladım. Bak öfkelenmeye başladım bile, O’na doğru dönüyorum, “Ne zaman bırakmayı düşünüyorsun?” Gözleri kapalı, muzip gülüşüyle, nefessiz “Hiçbir zaman, benim rahatım yerinde.” Belimden nasıl böyle kavrayabilirsin be adam, bir noktada beni bırakman o kadar olası ki, sıyrılmaya çalışıyorum, ben böyle işe! Bükemediğin eli öpeceksin mi asla! Hele bu kadar kendimken O’nun yanında, madem öyle üzerine çıkıyorum “Günün aydı ve beni bırakman gerekecek, bir noktada böyle gülümsemen seni kurtarmaz haberin olsun, ben bugüne ne yapacağımı bilemeyerek kalktım, sense…” “Bense..” “Yardımcı olmuyorsun, güzellikmiş gözlerimde çapak var, yüzüm güneşle bir parlıyor, buna yüzde ki yağ diyoruz canım” bakışıyoruz ne inatçı adam, sabah sabah bende onun bug’ını bulduğum için boynundan öpüyorum işte adamı böyle zayıf noktasından vurup kaçarsın, atikliğimle ahşap paravana doğru yürümeye başlıyorum, niye hala bakıyor, gülme gülme! “O zaman güne duş alarak başlayabiliriz madem soyunuyorsun” “Hayır sen al, ben modumda değilim.” O’na O’nu çok sevdiğimi, O’na anlam veremediğimi söylemeyi isterdim, koşar adımlarla üzerime ne geçirdiysem hızla odadan çıkıyorum. Görece küçük bir ev bizimkisi, geçici/kalıcı, uzun vadeli düşünmediğimiz bir yer, koridorda öyle sırat köprüsü gibi değil. Yüzümü hemen yıkıyorum, güzellikmiş, bana böyle söyleyince nasıl inanmamı bekleyebilir ki? Tamam sakin ol, biraz kendini kremlerine boğmaya ihtiyacın var, yok o da beni kurtarmayacak, gelecek çabuk ol. Hızlıca bakarak çıkıyorum tabii ki kalkmadı, yorgundu, bende biraz yormuş olabilirim, üzgün ya da pişman olduğumuzu düşünmüyorum. Mutfakta ki tıngırtılar durduruyor bir anda. Böyle huysuz olmamam gerektiğini biliyorum, tamam iyi kız gülümsememi takınabilirim “Hayatım sen duş almayacak mıydın? Kahvaltı yapacak vaktin var mı ki, sanki işin vardı, çıkman gerekiyorsa, yani oyalanmaman için..” “Seninle duş almak istiyorum ve sen şu anda almak istemiyorsun, biraz kahvaltının yardımcı olabileceğini düşündüm ve seni bırakma gibi bir niyetim yok bu haldeyken.” Çok iyi! Kitaplara bakıyorum, evet şu anda ne söylesem mantıklı olur, terasa çıkmak istemiyorum, fazlalığa tahammülüm yok, L koltuk dışında her şeye varız dediğimiz koltuklardan birinin üzerine mi atsam kendimi, sofrayı kurmasına yardım mı etsem, önlüğünü takmış ocak başı onun peki, faydalı olmalıyım, itaatkar, uysal, her şeye evet diyen, pozitiflik kusarcasına saçan o kadın olunmazsa bir noktada evcil hayvan gibi bırakılma riski var! Mutfağa doğru yürüyorum, “Lütfen yaklaşmayın hanımefendi kahvaltınız bugün benden.”
Korkularımın esiriydim ben, hep olmaması gerekenler dilimdeydi, çarpıklıklar gözüme batar, ASLA derdim. Böyle olacağıma sevgisizlikten, açlıktan kururum daha iyi derdim, acı çekmeme, içten içe istememe rağmen. Neden insanlar bu kadar aşksız, sevgisiz, saygısız, tutkusuz, hayalsiz, sıradan, tek dertleri sığ sularken, şiirden, masaldan, iletişimden, uzlaşmadan uzaklaşılmışken, para, tek taraflı tatminin olduğu seks hayatı, kadın/erkek gibi hissettirmeme, gelenek-görenek, saygınlık, itibar, yaşlanınca kim bize bakar derdi, düzenin olsun, çoluk çocuk derdi, toplum baskısı, -mış gibi gözükeyim, idare ederlik o kadar çok şey üzerime gelir ve kaçardım ki. Ben gururun asil bir haslet olacağını düşünmüş, aşk için yerle bir edileceğine inanmış, olmayacak insanlar için olmayacak hareketleri göze alınca yorulmuştum, kaçıyordum. Allah’ın, kitapların, destanların, filmlerin, piyeslerin, şiirlerin, şarkıların vaatlerine lanet okumak gelirdi içimden buna rağmen onlara sığınır ve kaçardım. Korkaktım aslında kabul etmek istemesem de, yanlış yerlerden geçmiş, yorulmuştum işte, kendimi koruma adı altında yaşamadım ben, hiçbir yere, hiçkimseye ait değildim, ta ki O’na kadar…
“Neden?”
“Efendim, hayatım anlamadım?”
“Neden ben?” Baktı, gülümsüyordu, yüzü düştü. Kimse hüznü, melankoliyi sevmez, kaçar. Karanlığımda beni bana bırakacak, benden sıkılacak halde olunacaktı değil mi? Ben, ben O’na yetemeyeceğim, O bana yetmeyi isteyecek miydi? Ben O’nu göremez hale gelirsem, işte o zaman belki gidecekti, O’da kalmayacaktı… Elinde ki çırpıcıyı bıraktı, bana doğru geliyordu, ne olur kızma, özür dilerim, istemsiz bir geri adım attım, buruk gülümsememle “Ya ben aslında bu hafta ekstra yoruldum, özür dilerim, bak hemen terasa doğru gidiyorum biraz sigara, manzara kurtarır, sana bırakıyorum kahvaltıyı istediğini..”
“Seni sen olduğun için her gün, her sabah, her gece, seni gördüğüm/görmediğim her anımda, senin dediğin gibi her hücremle seni istiyorum, isteyeceğim. Seçtim ve seçeceğim.” O salon, o duvar kağıtları, kitaplar, mobilyalar, tablolar hiçbir şey yaklaşıp sarılan bu gövde, bu kollar kadar güzel değildi. Öyle nasıl sarılınırdı, kalbinin sesine aşık olunurdu muydu? Ağlıyordum, “Sevgilim, aslında seni çok seviyorum, ben, ben…” Sarılıyordu, bırakmıyordu, elleriyle yüzümü kavradı “Bir sigara molası kadar vakte ihtiyacım olabilir, bir de dün yarım bırakmak zorunda kaldığımız yerden kitabımıza devam etsen de bende kahvaltıyı hazırlayıp seni çağırsam, ne dersin?” Onu kırmayacaktım, çabalıyordu, birbirimizin tek, biriciğiydik, ben almayı O’nunla öğrendim, birinin benim için çabalamasına yabancılığım O’nunla eridi, her sözünde, her ifadesinde kaybolacakken, kendimi daha da buldum, sadece ben olmam nasıl yetebilirdi ki? Yerdeki kitabı, resim defterimi, kalemimi, sigaramı ve çakmağımı alıp isteyerek terasa geçtim. Arkamda manzara vardı, sabahta çok güzeldi bakmaya doyamazdım. Fakat şimdi yuvamıza ve O’na bakıyordum. Bir sigara yaktım, nerede yaşadığımıza baktım, hatırı için 1-2 paragraf okudum, O’nunla okumak çok güzel tek başıma okumayacağım, birlikte yaşamak… O’na baktım. O’nu resmetmek ne güzel şey, fotoğraf çekmesi de ayrı güzel ama bir gün benden geriye kalan yuvamızın, O’nun resimleri olsun isterim. Sabah güneşinin huzmeleri bir şeyler için mutfakta didinirken ne güzel vuruyor üzerine. Sade bir an bu, abartılı bir aksiyon yok, gündelik bir an. O dinginlik kaçılacak bir şey değil şu anda aksine şükran sebebi. Yalnız hissetmemek, ait hissetmek çok güzelmiş. Yemek masasının üzerinde vazoda ki çiçekler solmaya baya yüz tutmuş, güzelliklerin bitişi gibi kötü şeylerde bitebilirmiş. İyilerine yer açılabilirmiş, bedenimi doyurmak isteyen sevgilimin ruhumuda beslediğinden haberi var mıydı? Belki de zindanım olan karanlığımın yerini O’nu kaybetme korkusu almıştı. Her şeyi aşacaktık, birlikte, kaçmadan, evlilik yeminlerimize uyuyorduk. Bu yeminler sadece herkesin önünde okuduğumuz metinler değil, bizce bu evliliğin kutsal yazılarıydı ve “başkaları” üzerine, için, keyfine göre değil, “bize göre, bizce, bizim için” yaşıyorduk. Çizgilerde O’nu arıyordum, O’nu daha güzel nasıl çizebilirdim acaba? Kompozisyonda önemliydi, gördüğüm manzara içinde vurgum tabii ki O’ydu.
Ben gülümsedim, tereddüt ettim, hayalimi karanlığımdan kaçıramadım, aydınlığımı cesaretlendirdim, biraz gözlerim doldu, fakat huzurla doldum. Hayal kurmak güzel şey, umut ne tatlı, yaşamayı istemekse özlenen bir arkadaş gibi nasıl da candan. Yazımı kaç kere okudum, ekledim, düzelttim, dua eder gibi tekrarladım, belki gerçek olur diye…