Yatağa girdiğimde bir şey fark etmeyecekti; biraz esneyecek, biraz derin nefesler alıp verecek, kaslarıma rahatlık gelsin umuduna sarılacak, telefona bakmamak için masaya koyacak, ilk önce sola sonra sağa dönecek, en sonunda sırt üstü yatıp Tanrı’ya yalvaracaktım, uykuya teslim olabilmek için, battaniyeyi boynuma kadar çekecek ve biraz uyku, biraz dinlenme niyetiyle, lütfen diyecektim. Duam günün yorgunluğundan kızarmış gözlerime belki birkaç dakika belki birkaç saatte etki edecek ve bariz direnç bitecekti.
Uyumadan önce laptobuma yeniden kavuşma isteği, gecelik yazma rutinlerime özlemimle yenilenince içimdeki kelimeleri dökmenin vakti buydu. Kıkırdadım. Tabii ki arkada müzik olmalı değil mi? “Olmazlara Yandım” Ozbi’nin Gülce Duru ile söylediği sözlü bir şarkıyla kendimi zorlayacağımı bile bile daha fazla kelimeleri nasıl zorlanarak damıtırım diye dikkatime set çeke çeke yazmaya karar verdim. Enstrümantal müziğin beni alıp götürmesine izin veremedim, sanki içim o kadar gürültülü ki bir de sözlü bir parça neden olmasın diye düşündüm, sanırım.
Yazıyı okuyacak sayılı kişiler, selamlar, ben sigaramı tabii ki yaktım, dumanın uçuşması metaforuna da selam verip düşünceler buyurun sahne sizin diyorum!
Ayrıcalıklı olmak, farklı bir zaman dilimi, ekonomik sınıf, coğrafyayla uzaktan şahit olmanın ağırlığı ve bir şey yapamamanın(yapmamanın!) ikiyüzlülüğünü itemeyip gece mesaisine izin verdim. Buyurun gelin, gündelik telaşlar, küçüklü büyüklü sohbetlerin bittiği o andayız. Cık cık cık gözlerim düşüncelerimizle ya yatakta boğuşacağız ya da şimdi yazacağım, gel daha az sabır sıra düşüncelerimin vücut bulmasında. Parmaklarımın uçları buz kesmiş olsada klavyede dans etmeyi özlemişsiniz değil mi? Tamam, düşünceler az sabırlı olun size seslendim, birazcık nefes alayım devam edeceksiniz var olmaya.
Kalp; sayısız insanı alabilecek, mezar olabilecek, kalıntıları gömülen, yakılan, saklanılan, duyguları, hatıraları barındırabilen o organ, durmadan çalışan, bugünde bana paydos demeyen, romantize edilen, bazende üstüme gelme mideye, pankreasa yüklen diye serzenişte bulunan yazımın baş konuğu. Bütün çocukları alıp kurtarabilmek, sevgiyle büyümelerine izin vermek için nasılda ısrarcısın… Tanrı mısın canım benim? Ooo kurtarıcı yürek, modern zamana nasılda meydan okuyorsun, sessiz kahraman mısın sen? Bazen bir o kadar naiflikle bakılan bazende hor görülen, saklanan sen, haddini aşıyorsun şu anda, sen Tanrı değilsin! O mazlumları, günahsızları sen tek başına nasıl koşup kurtaracaksın? Herkesin anne-babası, kardeşleri, komşuları, arkadaşları, sevdikleri, evleri, vatanları yok mu? Sen kim oluyorsun? Ne gücün var? Sadece izleyebiliyorsun, tepkini dile getirmekten başka ne yapabilirsin ki? Okyanusta bir damlasın, sadece atan tek bir kalpsin, farkında mısın? Kollektif bilincin helvası kavrulalı çok oldu; tepki, karşı çıkma, tek bir amaç uğruna beyaz/siyah demeden hayır diyebilme kültürünü özlüyorsun, sanki sahip olabildin, hatırlatırım zannetmiştin! Zansa yorum, kabul gibi değil tehlikeliymiş öğreneli uzun zaman oldu mu olmadı mı onu bile hatırlamak istemiyor beyin ve sen tuturmuş kalp “Bana engel olma, kararmamı mı istiyorsun, umursamaz bir cesetten farkım olmasın mı?” diye direniyorsun.
Direnç, direnç, direnç… Kabul et, bir betimleme yapalım seninle boş zamanın, ister bir tatil, ister boş bir vaktindeki o kaçma hizmetini ettiğin bir andasın, heyecanla, arada yorularak çıkabildiğin kadar yukarı çıkıyorsun. Biraz zorlayalım hatta öyle taşıtla değil, bazen nefes nefese de kalsan yürüyorsun, tamam sıkılma azıcık kolaylık ekleyelim, güzellik yapalım saat 18:00 civarı ve gün batımına bakmak için tatlı bir rüzgarda ekledim, yokuş yukarı yürüyorsun. O gün çokta yorulmamışsın, sadece yürüme eyleminin tadına varıyorsun, şehirden, insanlardan, gürültüden uzaklaşıyor, her şeyin küçüldüğünü göre göre evet yukarı çıkıyorum diyorsun. Arada etrafına bakıyor, yürüdüğün yollardaki düzensiz otlar, çiçekler, bazen çöpleri görüyorsun, bilinçsizlikte eklemeliyim gerçekçi olsun. Sıkayım canını hadi, yalnızsın. Sağlam kaçmışsın, tebrikler sana. Kulağında sözsüz müziğinde var, ne zaman bitecek bu yol, bir kahve, bir sigarayla görmek istediğin o manzaraya doğru giderken, mevcutta olan manzaraya bakışlarını kısa tutuyorsun daha da yukarı, daha da az kaldı, kalmış olsun diyorsun.(Not: Dayanamadım, Riopy çalsın biraz, yazamıyorum)
Her şeyden uzaktasın o tepedeki küçük kafe ve manzara için bunca yolu yürümedin mi? Tatlıda olsa yüksekliğin verdiği dezavantajla ellerin üşüdü, cebine yerleştirdin, az kaldı. Burası öyle şaşalı bir yer değil, türk kahvesine kaldın, umarım su gibi olmaz ama amacın kahve değildi zaten, defterini kalemini çıkardın, siparişini verdin ve bir süre sonra garsonu arkada bırakacak şekilde sadece manzara, sen, yeni gelen sıcak kahven ve sigaran varsınız. Sana istediğini verdim, manzaran var, herkesten uzaktasın, sanki şehir hiç böyle güzel olmamış, gökyüzü böyle bir hal, böyle görkemli renklere boyanmamış gibi olsun. Müziğin seni gerçekliğinden koparmasına izin verdin diyelim, yazıp yazmama konusunda kararsızsın. Bir şeyler çizeyim desen bile o kadar güzel bir görüntü var ki karşında gözlerini ayırmaya kıyamıyorsun. Bir anda nereden nereye geldiğini şaşırdın değil mi? O yalnızlık çok bariz, ulaşamadıkların, yaşayamadıkların, kurtaramadıkların o büyük ölçekte hepsi tepsi gibi karşında duruyor, uzaktan yaşananları görmüyorsunda artık, netliğin gitti, ölçeğin/kadrajın büyük, al seni kaçırdım işte, arkanda birkaç silüet var ama yabancılar ve 1-2 saate oradan ayrılmanın hayalini kuruyorlar senin aksine, sen bu yolu gelmek için çok çabalamıştın halbuki.
Kabul edilen senaryom kaçmaktı, fakat yalnız kalındığında bariz bir şekilde, görmeyince gözler, hissetmeyince ten, her şey bir anda karşındaki manzara gibi mükemmel mi olacak zannettin? Bu içtiğin kaçıncı sigaraydı ve onca duman düşüncelerini uçuramamışken nereye gitmişlerdi? Somutluğa ihtiyacın vardı, dönüp su rica ettin, su içtikten sonra tat alma duyun biraz serinlikle rahatladı derken hemen bir sigara daha yaktın. Düşüncelerini niye bırakmamıştın şehrin merkezinde, tam olarak evinde güvenli alanda?
Dürüstlükle, mertlikle bir soru soracağım. Dünyada ki bütün masumları kurtarma illüzyonu, kahramanlığa soyunma teşebbüsü kimin acısından kimi alıkoyacaktı? Belli ki bir dev değilsin, görece küçük bir beden, güç, olanağa sahipsin. Şehrin içinde var olmaktan kaçmışken, manzaranın karşısında mest olmuşken, keyfin aslında yerinde olması lazımken, kalbin susmadı değil mi? Destursuz, koca yürek, cesaret neydi ki? Aptallık, iyimserlik, hayalperestlik, merhametinde bir sınırı olmalı, neden kaçtığını şu anda hem görüp, hem de ulaşamamanın verdiği acıyı bastıramıyorsun, durmadan atan sen kendine ilacını ne zaman buldun da, kendi dünyanı inşa ettinde, velev ki mimarlığa tutunup vaat satarak, yalnız kaldığında bulanıklık ve berraklık arasında mekik dokur haldesin.
Nefes al, hayalinden çık, laptobun başındasın, gerçekten kaçıncı sigaranı içtiğini bilemez haldesin ve gözlerin, bedenin artık uykuya karşı gelemiyorken, düşüncelerin ve kalbine seslen, teslim ol, etki alanına nazikçe bak, fazla hoyratsın şu anda, sende küçük bir kızdın, oralara çok girmek istemediğini biliyorum ama sen sadece içindeki çocuktan mesulsün. Onu küstürmeden, elinden tutmak ve ilerlemek senin etki alanın. Çok isterdim, çok… Bütün çocuklara yeteyim, ben kan görmeye dayanamazken, onların pamuk tenlerine zeval gelmemesi için çabalamayı, yapamıyorum özür dilerim. Sadece bir yerde de değil -evet bir soykırıma şahitlik ediyor dünya- aynı mahallede, şehirde, bölgede, ülkede, başka diyarlarda küçük büyük demeden acı çekenler var. Yapamıyorum özür dilerim, elimden bir şey gelmiyor, gelsin çok isterdim, ……… ama gücüm ne ki? Cümle ağır geldi, paragraf omuzlarımı ağrıttı. Aslında sona gelecektim, toparlayacaktım, özür dilemeden yapamadım.
Direnmeyi bıraktım sanırım, kendime karşı, insanlara, geçmişime, geleceğime, An’a ve o nadir vakitlerden birindeyken şu biricik zamanda öncelikle af diliyorum. Elimden kendi etki alanım dahilinde ne gelir bilmiyorum, akıl yürütüyorum kalbim senin için. İlk önce evini sonra kapının önünü süpür, gücün yeterse bir ötedeki kapı önü, izin verirlerse kimisinin avlusuna da girersin, kimisinin evinin içine, belki bazılarının odasına, biraz daha yeterse mahallene, biraz daha yeterse şehrine ve bu böyle katlanarakta büyür gider. Kendi avlunu, evini, odanı açmaksa başka bir yazının konusu olsa iyi olur saat 5:20 olmuş bile. Belki kendin için, içindeki çocukla başlayarak dokunabildiğin çocukların eli artar, hangi çocuk sevmez ki azda olsa sıcaklığı, güveni ve sevgiyi…
Kalbim gel hayalimi tatlılıkla bitireyim, huzurlu bir bilinmezlik vereyim sana hayalde dahi olsa. Güneşi batırdın, karanlıktan korkan sen, gecede şehir ne kadar güzel görebiliyorsun. Garsonlar gitmeni bekliyor, taksi çağırmışsın. Teşekkür ediyorsun, iyi akşamlar diliyorsun. Aslında çok içten olan bu dileğin onların bunu nezaketen mi gerçekten içtenlikle söyledin mi söylemedin mi tavırlarına aldıramadan gülümseyerek taksiyi beklemeye gidiyorsun. Müziğini ayarlıyorsun, telefonuna bakmayı ertelemek istiyorsun, garsonlarada giderken el sallasam mı sallamasam mı diye düşünürken sallıyorsun, biraz garipsediler sanırım. Çokta umurunda değil. Taksi geldi, evime demiyorsun tabii ki filmde değilsin, hayalindesin. Ülkeyi kurtarmayı taksici amcayla erteliyorsun, müziğinle arkada oturmanın ve yolu bir de böyle gece seyretmenin keyfine teslim ediyorsun kendini, aslında o kadar da yürümemiş misin? Çabanı yok sayma lütfen, çok yürüdün, düşüncelerinle bir daldın bir çıktın, artık evine gidebilirsin.
Kuş seslerini bu saatte duymayalı çok olmuştu, gerçekten çok güzeller, sanırım özlemişim hem kuş seslerini, hem de yazmayı.