Nasıl, How, Wie?

Boş bir sayfa ve gece yarısını çoktan geçti. Aslında niyetim gece yarısını geçmemekti ama içimdeki kelimeler ya da çizimler için bir çıkış yolu bulamazsam rahat edemeyeceğim hissine kapılarak yazmaya başladım. Evim oldukça geniş bir 1+1. Salonum ve mutfağım aynı yerde. Gecenin soğuğu balkona çıkamayacağım kadar sert olunca balkon kapısını açarak içerde sigara içmekten yana hakkımı kullandım. Aylardır adet olmamıştım, bu gece adet olunca arkadaşım sıcak su torbası, laptop ve sigarama eşlik ediyor.

İzlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Tick, Tick… Boom. İlk önce “All is Fair in Love and War” parçasını şimdi ise kasıtlı olarak Kadıköy’de ki arazimi gezerken beni etkileyen “Last Minute Change of Heart” parçasını açtım. Evet filmimize geri dönecek olursak Jonathan Larson’ın hayatının 8 gününü anlatan filmde tabii esas kızımız filmde ki esas oğlanın 29 yaşında olup 30’una 8 gün kala yaşadığı korku, anksiyete, heyecan, kederin yansıtıldığı bir filmde kendini gördü. Özet geçmeyeceğim burası film kritik yeri değil. Johnny -direk samimi bir hitapta bulunuyorum- ölmekten korkuyor, zamanı daralıyor, istemediği bir işte çalışıyor ve yanıp tutuştuğu bir müzikal yazıyor. Kendisine yetemezken, etrafındakilere de yar olamıyor velhasıl. 8 yılının ödülünü 8 günde alıyor, fakat filmin başındaki ve sonundaki şarkılarda geçen diyaloglar çok değerliydi. Karakterin tabiriyle hicivle rock ve müzikali birleştiren bir tiyatro yazarı. 

Johnny zamanının daraldığından, deli gibi çabalamasına rağmen yetiremediğinden dert yanarken dönüp kendime bakıyorum…

“Tuğçe sen neredesin?”

A.Bey ile görüşmelerimiz için aldığım notları paylaşmak isterim;

“Varoluş sancısı mı, kendimi gerçekleştirememe kaygısı ya da kendimi gerçekleştirme isteği mi yoksa sanatçı olma ve icraat etme isteği mi benimkisi?

Eylemlerimin sözlerimden daha güçlü olmasını istiyorum ama nasıl?”

İlginçtir ki en iradeli hissettiğim, hayatımın kontrolü bendeymiş ve bir dakika bile aklımın dağılmasına izin olmayan bir yer gibi gelen zaman dilimi araba kullandığım zamanlar. Tek bir kazam oldu, o da düşüncelerim beni bambaşka bir yere taşıdı diye düşündüğüm zaman yapmıştım, Aralık 2019’du. Geçenlerde araba sürdüğümde çok enteresan bir düşünceyle kalakaldım; 

“Adım niye Tuğçe ki? Hiç Tuğçe gibi hissetmiyorum? Aslında sorun ismimde de değildi belki ben BEN gibi hissetmiyorum” Tuğçe gibi hissetmemek ayrı bir iç burukluğu fakat ben öznesinin yerini dolduramadığımı içimde sesli bir şekilde dillendirdim. Neden? Ben bu vücuttan başka bir yere gidemiyor, ait olamıyor ve yaşayamıyordum ki! Sanırım şu anda bir sigara yakmaya ihtiyacım olacak çok ağır geldi… Bu arada ilahi komedya beni mükemmel bir parçaya denk getirdi; “Where is My Mind- Maxence Cyrin”.

Parçada her piyanonun tuşuna basıldığında içimden bir soru yükseldi; A.Bey’e dediğim gibi gerçekten piyanoya geri dönüşüm imkansız mıydı? Kaderim piyanoyla sadece aile, arkadaşlarla buluşunca hadi bir, iki parça çal zamanımız ölsünden mi ibaret olacaktı? Niye her ihtimale kendimi kilometrelerce uzakmışım gibi, yapmam gereken o kadar çok şey var ki asla yetişemeyecekmiş gibi hissediyordum? Neden bu kahrolası dünyada bir yer bulamıyorum kendime? Ne bir meslekte, ne bir aşık rolünde, ne de bir dost, ne de bir kardeş?…

Bu kadar beni her şeyden uzaklaştıran kendim miydi? Ölüm kalım meselesi gibiydi Viyana’ya geri dönemeyince, o zaman kendime ev kızı, kocasını bekleyen bir kız, alelade bir işe yamanan biri olmaktan koşarak kaçmış ve şimdi istemeye istemeye geldiğim İstanbul’a sığınmıştım. İstanbul kime sıcak kollarını açmış ki beni bağrına basacaktı? En sonda o kadar hızlı koşmuşum ki nefessiz kaldığım anda haddini bilmez biri indirmişti yumruğunu sırtıma arkasını bile dönmeden, tek yaptığım çığlık atmak ve uzun süre hareket edememek oldu. Şimdi o gücü yeniden bulmam gerek, yaşamak için ne yapılır? Tek gayenin faturaların ödenmesi, bir konum peşinde olmaktan ziyade GERÇEKTEN İSTEDİĞİM İŞİ YAPMAK VE AİT OLMAKTAN bahsediyorum.

Bir videoda görmüştüm, bugün her gün yaptığının aynısını mı tekrar edeceksin demişti, duyulması gerekilen söz bir mağarada da olsa insanın önüne çıkartılıyordu. Hiç tokat yediniz mi? Hiç kendinizi savunamadan dövüldünüz mü? Ben yaşadım. Bu kelimeler cümle olup sonrasında birer birer vuruyorlardı, bam, bizi niye dinlemedin, bam, sen bunu hak ettin, bam, seni küstah hala daha niye akıllanmıyorsun, bam, karşı koyamazsın böyle, bam, bam, bam, bam…

Durmuyorlardı, durmayacakalardı, nereye saklansam, nereye kaçsam bulunuyordum, neyle kendimi aldatmaya çalışsam daha da kalabalık olup bulamadığım cevapların hesabı bir bir soruluyordu, NEDEN? Neden ben, yalvarırım gerçekten istedim, aslında böyle değildim biliyorsunuz diye anlatmaya çalıştıkça galiba en sonunda tek yaptığım şey kapatmaktı kendimi…

Ben kendime bu basit ama hayati cevapları bile veremiyorum, iki farklı t-shirt arasında bile defalarca düşünen ben hayatım kadar kritik bir konuyu alakadar eden bu soruların cevaplarını bulamıyordum, zaman geçiriyor, gün öldürüyordum. Aslında yavaş yavaş kendi kimliğimi kaybetmek kaçınılmaz olmamış mıydı? Peki her şeyi gördün, şimdi geri dön demek istiyorum, bu kadar sızlanmak yetmedi mi? Seçememenin, yapman gereken fedakarlığa göğüs gerememenin ağırlığını ittiğindeki köksüz olmanın boşluğuna tasaları dizmenin ne manası var dereler adama! 

Reborn; yeniden doğmak, canlanmak…Olması gereken bu muydu, acılı uzun bir yanış ve küllerden doğuş mu gerekliydi? Bir bıçak hamlesi gibi nefes kesen, oluk oluk kan getiren bir darbeyle sarsılıp kendime gelmem, iyileşmem mi gerekiyordu?

Bir mimar, piyanist, ressam olmaktan ziyade en çok ihtiyacım olan Tuğçe olabilmekti, insan olabilmek, kendimi sevmek, sevilebileceğime inanmak, oldurmaya çalışmadan sadece hayat içinde çaba gösteren, anı yaşayan, geçmiş ve gelecekte değil şu ANDA yalnız vücuden değil ruhen, aklen, kalben var olabilmek, iyi-kötü duygularla yüzleşmek, kabullenmek… Peri masalı gibi geliyor…

Ben uzun yıllar boyunca, hatta hala bile haksızlık yaparak o beyaz atlı prensi bekledim, yaralarımızdan öpelim birbirimizin, sadece şehvet ve tutku değil merhamet barındırsın öpücüklerimiz istedim. Olmadı, olacak mı? Umarım. Fakat biliyorum ki benim kurtarıcım kendimden başkası olmayacak. Ben olmak zorundayım, ben! Nasıl olur bilmiyorum ve bu soru sanki bir damgaymış etimden söküp atamadığım, saklamam gereken bir soru olduğunu ve cevabını bulmadan, aksiyona geçmeden geçmeyeceğini kendini hatırlatıyor umarsızca. Tek bir kısa soru kalıyor bu yazıdan geriye; 

“Nasıl?”

Tuğçe Terhan tarafından yayımlandı

İzmir'li, beden yaşı 30, ruhu 17-87 yaşında arasında gidip gelen, büyümekte, mimar olabilme adına savaşan, sanatçı olabilmek için kıvranan, yazma, çizme müptelası.

Yorum bırakın