İkinci vizeme yakın yine aklımdan hocalarla konuşuyorum, onların asla girmeyeceği muhabbetleri düşünüyor, kendimi anlatma derdinde yanıyorum yine, yeniden. Onlarla olan hayali diyaloğumda şöyle diyorum ben de Orhan Pamuk yolunda olacağım sanırım, kendisi hayalim olan İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık lisans eğitimini bırakmış biri, bense bitirmeye niyetliyim diyorum. Sokrates’in bir sözünde dediği gibi mutsuz evlilik adamı filozof yapar söz gelimiyle, ben de sistemin dışında kalmış, hayatı zar zor yakalayan biri olarak illa ki yazacağım diyorum hocalarıma. Sonra aklıma biri koronadan biri de rahatsızlıklarından dolayı vefat eden hocalarım geliyor, daha fazla keşke istemiyorum diyorum ve gerçekliğime dönüp ben şu anda niye yazmıyorum dedim, kendimi bulduğum yer tabii ki balkon, laptop ve sigara üçlüsü oldu.
Ölümün gölge gibi kollaması, zamanımın kalmadığını hissetmek, bir yere varacağım ama neresi belli değil, birine yetişeceğim ama kim olduğu belli değil, her şeyden önce sahi ben kim(d)im, ne oldum ve ne olacağım soruları hücum ediyor.
Köy yanarken kahpe taranırmış hesabı, ikinci vizem yolda, mezuniyetim yaklaşıyor, yaz okulu geliyor, eh be cancağızım sen ne istiyorsun? Tamam anlaşılan nokta şu ki önündeki adımları teker teker at, bu dönem stüdyoyu ver, sonra yaz okulunu. Bak mezun olacaksın her şey rahatlaşacak seslerini duyar gibiyim. Öyle olmuyor anlasanıza, derin bir uykudan uyanmış gibiyim, o acılardan sıyrılıp, gözümü açmaya, yeniden yaşama tutunmaya çalışıyorum. Peki nereye gidiyorum? Ne istiyorum? Zulamda neler biriktirdim?
Yeni uyanışımın farkına vardığımda kendimi yeniden uyutmaya çalıştığımı fark ettim. Sanki sabah okula giderken anne-babasına 5-10 dakika daha uyuyayım diyen çocuk gibiyim. Kaybettiğim yılları, neden kendimi o girdaba soktuğumu görebiliyorum. Yalnız çok zaman geçmiş ve ben uyanmaktan deli gibi korkuyorum. Etrafımdaki insanlar değişmiş, yaşım, bedenim, isteklerim, alışkanlıklarım, ben ne ara uyuyan güzele dönüşmüşümde kaçırdığım zamanı hızlandırılmış bir şekilde öğrenmeye çalışıyorum adeta!
Sorumluluk, mümkünse Allah senin belanı verebilir.
Yetişkinlik, yetişememiş insanları nasıl etkiler diye bir kılavuz yok ki! Etrafıma bakıyorum, yaşıtlarım, birlikte üniversiteye gittiğim insanlar hep çalışıyor, kiminin sevgilisi, nişanlısı var, kimi evli, kimi hamile, kiminin çocuğu var, çalışma hayatlarının akışında sorumluluklarını ve ne istediklerini bilen insanlar olarak hayalleri ve itirazları var. Peki ya benim gibi yolunu kaybetmişler? Aklıma geçen sene geliyor, beni zehirleyen düşüncelerimin esiriyken, bir gün bulunduğum 22.kata sis indi, baktım, bir daha baktım ve hıçkırarak ağlamaya başlamıştım, hayır etrafımı göremiyorum diye, hayır göremiyorum hayatımda hiçbir şey belli değil, hayır ne yapacağımı bilemiyorum, ne olur biri seslensin, kimse yok mu, ben neredeyim? İtiraz mıydı, kriz miydi, bir çırpınma mıydı bilmiyorum. Bu sorular ağlamalarımla karışmıştı onu biliyorum sadece, birkaç gün sonra ailemin yanına İzmir’e dönmüştüm.
Ne olacak azizim? Teslimiyeti hiç mi duymadın? Sen Allah’tan daha mı büyüksün (malum baş örtülüyüm bana depresyon, anksiyete yakışmaz ve ben “sözde” dini temsil eden bir figürüm ya!), teslim ol, Tanrıdan çok Tanrıcılık oynama! “Kardeşim” insanım, kaybolmuşum, varlığımı unutmuşum, Yaradan’a sırtımı dönmüşüm günahlarımdan utanır hale gelmişim, yapayalnızım ve uyanmak istedim kabusumdan… Peki ya sonra? Hazır cevaba alışmış nankör benliğim hortlayarak adeta, yok mu bana çare diye inliyorum? Yok mu bu yalnızlığımı örtecek sıcak bir el, yok mu geçmiş ideallerim, gelecek hayallerim? Nerelerdesiniz? Hadi bilinmeyen X’ten ben sorumlu değilim, onun vakti var nakaratlarıyla avutsam kendimi, peki ya kendim, benliğim? Ne istiyorsun? Ne yapacaksın? Nereye gidiyor bu gidişat? Uyuduğun zamanların faturasını ödemeyeceksin mi sanmıştın diyorum, yine mükemmel iç sesim sağolsun kimseye ihtiyaç duymadan azarlıyor, hırpalıyor, yerden yere vuruyordu…
Bir soda, bir sigara, önceden yazdıklarımı yeniden okudum, nerelerden geçmişim bir görmek istedim, yazıma odaklanabilmek için bir daha okudum. Sanırım bir sigara daha yakacağım. Başka türlü çekilmiyor bu yazmak da. Nasıl hocalarımla konuşacağımı hayal ediyorsam, psikoloğumla da neler konuşacağımı aklımdan geçiriyorum. Başlıkta da görüldüğü gibi köy yanarken kahpe taranır edasıyla, bunca çelişki, çıkmaz, bilinmeyen şeyler varken benim sanki tek derdim sevilmek-sevmekmiş gibi hülyaların efsununa kapılırken buluyorum kendimi. Bak kızım daha kendini tanımıyorsun, ne istediğini bilmiyorsun, kendini sevmiyorsun ki nasıl biri çıkıpta seni sevsin diye bekliyorsun? Şekli şemali her hayalimde farklı, tek bildiğim ve emin olduğum hayalim birinin beni sevdiği, var olduğumu hissetmek, şahit olunmak, farkında olunmak ve sevmek. Kimsede açıp kollarını beni beklemiyor haliyle ve ben kendimi sadece güzel fantezilerle avutuyorum, hayallerim bitince, gerçekliğime dönünce, yastığıma sarıldığımda bir beden sıcaklığı olmadığını fark edince, uyumak için yalvarıyorum Allah’a uyut beni, sussun artık bu ses diye.
Aklı selim bir anıma gelince daha kendini kabullenemeyen, toplumun kabul etmediği birini biri nasıl hayatına kabul etsin diyorum. Sanki o insan melekmişçesine tasavvurlarımı gözden geçirirken bu insanın hiç mi hataları, kusurları olmayacak mı sorularıysa bir tokat gibi çarpıyor, oralara girmiyorum, çünkü girersem kimsenin gözüne dahi bakamayacağımı, koşup kaçacağımı biliyorum. Hayallerimin etkisi geçince ne bok yiyeceksin şimdi diyorum? Neler mevzu sen nerelerdesin? Aferin kaçmak için yine mükemmel bir sığınak buldun diyorum, haksızda değilim bu konuda.
Bak ailem yok yanımda, arkadaşlarım kendi aileleriyle, ben yapayalnızım kendi aklın, benliğin dışında hiçbir Allah’ın kulu yok E-5 yolunda geçip duran arabalardaki insanlar dışında. Himalaya gurum olan miniğimin olumlamalarının kesmediği bir noktadayım.
Sahici bir soruyla bir tokat daha atıyor iç sesim; “Velev ki o kişi geldi ve seni dünyadaki en güzel kadın olarak hissettirdi. Bedenleriniz, ruhunuz, kalbiniz, alışkanlıklarınız, karakterleriniz, istekleriniz, hayalleriniz, artı ve eksileriniz, birbirinizin en iyi versiyonu olmanız için anahtar-kilit uyumunuz, her şey oldu. O kadar çok tutkuyla seviliyor, o kadar çok tutkuyla seviyorsun, kabul ediliyor ve kabul ediyorsun ki, kalpleriniz, ruhunuz, bedeninizin her bir zerresi birbirinize çağırıyor sizi, SEN TATMİN OLACAK MISIN? TAMAMLANMIŞ HİSSEDECEK MİSİN? O BOŞLUK HİSSİ KALKACAK MI? VAR OLANLARIN GERÇEK OLDUĞUNA İNANACAK MISIN? “HER ŞEY YOLUNA GİRECEK Mİ?”
Benim düşmana ihtiyacım yok elhamdülillah iç sesim yetiyor bütün öfke, kibir, aşağılama kusmaya… Ne o kişiye bunu yapabilirim, ne de bilinmezliklerin üstüne saf, duru bir aşk inşa edebilirim. Seni bilmiyorum gözleri güzelim, tanımıyorum, gözlerimiz gibi ruhlarımız dahi değmedi birbirine ama bu haldeyken nasıl sana gel tut elimden diyebilirim? Ben ki ne yapacağını kestirememiş, bir şeyleri oldurmak için çabalayan, farkındalıkları aksiyona dönüşmemiş sade, kuru bir kulum, ne kadar çok istesem de nasıl diyebilirim “Gel artık, yalvarırım, gel ve gör beni” diye?