NOT:Bu yazıyı okumaya başlamadan ilk önce Max Richter’ın She Remembers parçasını açıp yazıyı okumalarını rica ediyorum. Sonlara doğru ümit veren kısımlar başladığında yazıyı okumayı bırakıp yine Max Richter’ın Recomposed By Max Richter: Vivaldi, The Four Seasons- Spring 3’ı açıp okumalarını rica ediyorum, teşekkürler.
Uzun süredir yazmak istemiştim, fakat bu isteğim ya yürürken aklıma geldi ya da yazmaktan düşüncelerimin vücut bulup karşıma gelmesinden korktum sanırım.
Hayattan tamamen vazgeçmek, sevilmeye layık olmadığını düşünmek, çabalarının ne kadar amaçsız olduğunu ve hepsinin bir araya gelseler seni bir yere götüremeyeceğini bilmek boğazda bir yumru, gözlerini ebediyen kapatma isteği ve rüyalarında yaşamaya doğru itiyor insanı.
Annem, babam, dost edindiklerim, teyzem, anneannem beni yeniden hayata tutunmuş bir şekilde bekliyorlar. Okuduğum kitapta -Paulo Coelho Simyacı- Kişisel Menkıbe’den bahsetmişti yazar, hayatın gayesi, amacı. Her şey bir işaretti, okuyabilene, onun ardından gidene, iyi-kötü yaşanmışlıklar hepsi birer öğretmendi o süre zarfı içinde fark etmesekte.
Kimilerine göre ben babamın bana verdikleriyle yaşayan, hayat için “yeterince” çabalamamış, aslında çokta kötü şeylerle karşılaşmamış, düz, çokta albenisi olmayan bir kızdım. Bunların hiçbirisi yanlış olmamakla birlikte hikayenin tamamı değildi. Mezar taşımda ne yazacaktı, bizde de öyle süslü şeyler yazmazdı. Benimde kötü arkadaşlardan etkilendiğimi kimse söyleyemezdi ya da alkol, uyuşturucu etkisinde olduğumu, hiçbirini yapmamıştım. Bana belki de şöyle denebilirdi: “Artık nasıl yaşayacağını bilemeden korkup gitti binbir ümit ve korkuyla.”
İçimdeki küçük kız aslında çok cesurdu evet garanticiydi, değişiklikten korkardı ama tatmaktan, koklamaktan, tecrübe etmekten kendini alıkoyamazdı. Ne zaman demeyeceğim, bazen aynaya bakarken şu refleksi geliştirdiğimi fark ettim; aynaya bakınca düz bir surat ifadesinden sonra gülümsüyorum, bu bir teselli gülümsemesi mi? Ya da hak ediyorsun biri sana gülümsemeli diye kendime ben mi gülüyordum?
Herkesi memnun etmeye çalıştım, kimsenin en ufak gözyaşına sebep olmak istemedim, engelse önlerindeki elimden ne gelirse, en kötü yanlarında varlığımı esirgemedim. Peki kendime neden bu kadar acımasızdım? Sevilmeye layık olmadığımın ön kabulü neden bu kadar yapışmıştı üstüme yıkansamda kurtulamıyordum.
Namaz kılmaz, yıkanmaz, en basiti yemek yemekten uzaklaşmışken, kendimi bedenimden sıyıramıyordum, başka bir bedene geçemiyor, geceleri uyuyamıyor, gündüzleri rüyalarımı uzatıp kalkamıyordum. Öz sevgi… Küçük bir çocukken yalnız kaldığımda her yılın başında bir erkek arkadaşım olacağını hayal ederdim, daha farklı giyinecek, onun tarafından sevilecek, herkes tarafından kabul edilecektim, sevilecektim işte. Kendini sevmeyi bilmeyen bir insanı başka bir kalp ve ruh nasıl kabul edebilirdi ki?
Sistemin içinde olunca bir beceri, kabiliyet geliştirilirdi okulla ya da çok çalışmayla, ev, doktor parası, yiyecek, içecek, giyecek, herkes faturalar için bir hayat sürerdi çünkü biz insanların buna ihtiyacı vardı. İnsan sosyal bir varlıktı hayatının belirli dönemlerinde denk gelen insanlarla görünmez bir iple kalpleri arasında bir köprü kurarlardı. Ben uyum sağlayamayan bunda bir anlam görememekle birlikte belki dışlanmışlığın, geride kalıp yakalayamamışlığın, koşsamda zamanı iyi denk getirememişliğin bir sonda kalanı oldum.
Yardım istemekten çekindiğimde ilk önce sağduyulu annem, babam, birkaç dost elimden tutmaya çalıştı. Ne kadar derinden gelsede sesimi duyurabilmek istedim, kendimi. Hikayelerde bir peri anne gelir ve her şeyi sihirli değneğiyle değiştirir, bunu haksızca bekledim kendimden ve onlardan. Olmadı tabii ki. Güzel bir kaos, koyu bir acılık. Zaman her şeyin ilacı olmamakla birlikte aslında unutabilme ve o anda ki kadar hatırlayamama becerisi insanların lütfu ve lanetiydi.
Zaman geçti geçerken her şeyin sorumluluğunu yine ona yükledim. Aslında bakınca sorumluluk almak benim için ölüm korkusu kadar keskindi. Geçen tek şey zaman ve hücrelerimin biraz daha yaş alması, gözlerimin yanlarında ki aynaya çok yakın baktığımda ki kırışıklıklarım olmuş. Ben olduğum gibi kalınca, belki o kalma eylemini gerçekleştirince her şey geçer diye düşünmüş olmalıyım ki, bu da çok başarılı olmadı.
Güneş teşrif edince yeniden gökyüzüne, beden senden bağımsız fonksiyonlarını gerçekleştirince, yüzün yıkanmaya ihtiyaç duyunca, miden açlıktan kazınınca bir şeyleri yapman gerektiğini anlıyorsun. Peki ya hayatın gayesi? Hayatın belirli bir noktasında kendi geçimimi ben sağlamam gerekince ne yapacağım? Belirli görevler, nereye kadar, ne için, neye yarayacak?
Kurtulabilme umudu bütün karanlığından insanın mümkün müydü? Bir yere yeniden ait hissetmek, sevmeyi denediğinde sevilmemekten korkmanın gölgesi olmadan, aynaya baktığında yabancıyı değil kendini görüyormuş hissine sahip olmak, yorgun olsada vücut alarm kurmadan kalkabilmek, rüyalardan ziyade gerçekliğin tatlı gelmesi bunlar sadece kitap ve filmlere mi özgüydü?
“Değeri bilinmeyen her lütuf felakete dönüşüyor. … Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.” Coelho, Simyacı, s.76
Ben bugün itibariyle saat 21:22’de şunu kendime açıkça itiraf edebiliyorum:
Ben kendi değerimi bilmedim. Kendim için çabalamadım. Herkese gösterdiğim sevgiyi, merhameti kendime göstermedim. Kimse beyaz atıyla gelip kurtarmayacak, ailemin, dostlarımın yardım ellerini tutmazsam düşüşüm kaçınılmaz biliyorum.
Yeniden bir yardım, bir çıkış yolu gözüktü. Bilmediğim, beni bilmeyen insanlar ellerini uzattı. Bu sessizlik niye var, bu bir şeylerin başına geçme korkusu, hayatımın dümenini yeniden benim kavzayabileceğimin ilk adımını atmak mevzu diye mi bu içimdeki yaygara?
Havada ne kadar soğuk bugün değil mi deyip geçiş cümlesiyle bir başlangıç yapılamadığını görüyorum. Adımlar belirli belirsiz beni çağırırlarken kurtulmaya doğru giden yolda pişmanlıklar, sahip olmadıklarım, yalnızlığım tutuyor sanki ruhumu, zihnimi. Siktirin gidin diye bağırmak istiyorum, yetmedi mi, yetmedi mi benden çaldıklarınız? Yetmedi mi küçük görülmem, sevilmemem, kaçışlarım? Yetmedi biliyorum siz korkular ruh emicilersiniz, alın yaşayamayacak hale geleyim ve korkmadan sonsuz cehenneme, hiçliğe atayım kendimi diye bekliyorsunuz akbaba gibi!
Evet o öğretmenlerin karşısına bir tek sen geçtin orta okulda, o çatıya yakın merdivenlerde sen resim çizerdin bir tek, sen bütün sınıfa baş kaldırmıştın, ne Atatürk Lisesi’ne ne de Güzel Sanatlar Lisesi’ne sen gidemedin, evet sevildin, evet dışlandın, evet isteklerin seni korumak adına çok görüldü, sende bir güzel kabul ettin ve kendini bir yere hiçbir zaman ait hissedemedin, evet Avusturyalı ırkçılar köpeğinden korktuğu için sana tramvayda bilmediğin küfürler yağdırdı tek yaptığın gözlerini kapatmak ve onun gitmesini beklemekti, orada fark edilmedin ülkende sokakta namaz kılsan seni ayıplayacakları yerde sen koridorlarda, sokakta namaz kıldın seni görmek istemediler cennet gibi bir yerde hayaletten farksızdın, çok güldüğün arkadaşım, yoldaşım dediklerin sen dönemeyince Viyana’ya gaz ve toz bulutuymuşsun gibi yok oldun, İstanbul’a geldin çalıştın, nasıl çalışılacağını hayatın boyunca hiç bilmeden nasıl yapılabilirse, sadece yaptığın çırpınmaktı, doğru düzgün nasıl mimar olunur diye bir seminer almamış olmanla birlikte sürüyle hareket ettin kaybolmaktan korktuğun için, kara koyundun aslında bunu sende biliyordun aralarından ayrıldığın anda sen artık yoktun, bunun sebebini bulmak istemedin, bir günah keçisi addetmeye gerek yoktu KENDİnden başka, son damla olan kişi sağolsun aslında, sevilmeye layık olmadığımı söylediğinde ve bunu kabul ettiğimde sürüden ayrılınca aslında bir başınalık hiç bu kadar karşı konulmaz olmamıştı…
Yetti mi bu kadar zehrimi döktüğüm, daha ister misiniz? İyileşmeme izin vermediniz, korkular siz aşağılıksınız! Kendime acımam, kendimi cezalandırmam sizi doyurmuyor, doyurmayacakta, peki öyleyse zıttınız nedir sizin? Her şey zıttıyla yaratılmıştır değil mi?
Umut, ümit, sevinç, şükür, hayal, gaye nerede kaldınız? Siz ne ile beslenirsiniz? Nasıl sizin kalmanız için ısrar edebilirim? Artık korkmak, kendimden, her şeyden nefret etmek, kurtarılmak istemekten gına geldi. Sıkıldım, aynı olan günleri bitirip başlamaktan. DEĞİŞİM… Bu aslında ilk adımın sancıları mı? Her şey bir anda çok güzel olmayacak bunu kabul ediyorum, biraz aydınlığa hayır demiyorum, yavaş yavaş yeniden kalkmak, yürümek istiyorum sadece… Ne yapacağımı bilmiyorum, Kişisel Menkıbem neydi biliyorum ama bunları gerçekten istiyor muydum bunların cevabını verememekle birlikte İlk Adımı atacağım, atmak istiyorum, gerçekten istiyorum, lütfen iste ve yap artık.
Kendime acımam, istemediğim etiketler, ön yargılar, kabuller, korkular, ızdıraplar, yalnızlığım, ruhumdaki boşluk madem siz doymuyorsunuz ve ölümüme kadar durmayacaksınız, size kötü bir haber vereyim ben yeniden yaşamak istiyorum, acı ve tatlıyla, nasıl bilmiyorum ama gözyaşının tabiiliği gibi, durdurulamaması gibi coşkuyla yaşamak istiyorum sadece. Canınız cehenneme, yaşasın son ümidim, dayanağım!
Saat 22:25, balkonda kar çiselerken, puromu yeniden yakıp soğuğu hissedebildiğim ve sesli okuduğum bu yazının içime şifa olmasını diliyorum. Acı ilaç gibi bir tat belki boğazımı yakacak ama yaşamak istediğimi sesli bir şekilde okumak ne iyi geldi. Siz zengin ve korunaklı site sakinleri, beni hiçbiriniz duymadı ve birkaçınız gördü belki, sizde bir farklılık olmayacak belki ama istemeden geldiğim bu İstanbul ve kardeşimin dairesinin balkonunda son dakika haberi, sizlere rağmen, kendime rağmen yaşamak istiyorum piç kuruları, YAŞAMAK İSTİYORUM!
Kelimelerim, cümlelerim birkaç kişi tarafından okunacak kabul, yine de gülüyorum, boşuna değil hiçbir şey değil mi? YAŞAMAK İSTİYORUM. EVET İSTİYORUM, ÇABALAYACAĞIM. O lanet çapkınında dediği gibi hiç kimseye değil kendime söz veriyorum, çabalayacağım. Umarım bir gün kendim dahil, herkesi affedebilirim. Yaşamak, çabalamak, ümit, umut, yeniden hayal kurma, affetmek, devam edebilmek, üşümek adına şerefine sönen puromu yakıyorum, gülümsüyorum, gülümsemek bulaşıcı umarım sözlerime şahit olanlarda gülümser, iyi geceler.