Söze üstatlardan biriyle başlamayı uygun gördüm; “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir!” Goethe’nin bilindik sözlerindendir. Kız kardeşim çoğu zaman benim için kullanır; küçük ama dolgun dudaklarında buruk tatlı bir gülümsemeyle. Acır ama tebessümünü eksik etmez.
Fonda Max Richter’ın müzikleri, bahçeden gelen konuşma sesleri, susmamaya yemin etmiş cırcır böcekleri, gece olmasına rağmen İzmir’in sıcağıyla artık yazma isteğime karşı koyamayacağımı fark edip laptobumu aldım. İki kelam etmek için kollarımı sıvamaya karar verdim ki ben kararlarımın sorumluluğunu taşımaya ürkek kalan bir kuş misali…
Piyano sesi daha çok eskimemiş anılarımdan birine götürdü beni. Geçenlerde salata için roka yıkıyordum. Bizde öyle bir yeşillik yıkanır ki sirkelerde bekletmeler, birkaç kere sudan geçirmelerden kendimizi alamayız. Tertemiz olmalı yediğimiz değil mi? Hatta bir keresinde bir akrabamız “Sizin yüzünüzden iklim krizi var” diye temizliğimizin israfa vardığına dair kendince espri yapmıştı. Akrabalar! Konumuz neyse ki onlar değil. Konumuz rokalar yıkanırken benim leğende roka bırakmayacak kadar temizlemeye doğru giderken annemin beni durdurmasıyla başladı. “Kızım onlar su yarası, onlar bozuk değil” dedi. Su yarası… Bu tabiri ilk defa duymuştum. Koskoca kayalara çarpmasıyla şekil veren su, rokaları ne yapmazdı ki? Fakat su can veren değil miydi? Hayat, ab-ı hayat, can suyu beynimize su için bu tabirler işlenmemiş miydi? Serinleten, harareti alan, can verendi, nasıl su yarası olabilirdi?
En sevdiklerimiz, bize can verenler, bize yaşam sevinci aşılayanlar da kimi zaman yara olmuyor muydu? Anne seni belki senden daha çok bilen bir sözüyle kalbine görünmez bir hançer saplayamaz mıydı? Aynı karından çıktığın kardeşin, canımın cananı dediğin yeri geldiğinde en güzel anılarında bir leke bırakmaz mıydı? “Dağdır benim babam yaslandığım” dediğinde herkesi geçip onun anlamasını beklediğinde seni anlamayıp yaralamaz mıydı? Dostlara gelmiyorum bile! Sıra onlara geldiğinde sırtımız bıçaklarla dolu değil miydi?
Su yarası… Şifa olan zehir olsa da kabulü müydü insanın? Baldan tatlı dil, zehirli bir ok olduğunda bunun devası nerede diye deli divane olmanın bir anlamı yok kabullenmekten başka… Her şey zıddıyla vuku buluyordu. Dünya güllük gülistanken yaşamak kolay da; ya gülün dikenleri battığında ve o karanlık zıtlıkla yüzleştiğinde insan ne yapabilirdi? Nasıl devam edebilirdi mahlukat-ı şerif olacak insanoğlu? Ego kokan son kelimelerim beni dahi güldürdü: “İnsan yararından çok zararıyla mahlukatın belki en reziliydi!”
Bedende bir yara olduğunda o kısım dezenfekte edilir. Kan dursun diye beklenir. Bandajlanır ve gerekirse dikiş atılır. Dikişler alındıktan sonra iyileşmesi beklenilir ve o kısıma nazikçe bir bebek gibi davranılır. Sonrasında belki izi kalır belki kalmaz. Peki ya ruhta oluşan yaraların izleri? Zahire meftun insanoğlu gördüğüne aldanacak kadar alçaktır. Yaradan çekinir, çirkin bulur, bilmez ki o bir hatanın ödenen kefaretidir! Hele ruhta bir yaraya denk geldiğinde koşar adımlarla bile değil arkasına bakmadan voltayı nerede bulursa oraya alır.
İki kaşımın tam ortasında bir yara var; gözle seçilen tek yaram. Ruhunda küçücük bir yara gördüm mü birinin memleketlimi görmüş gibi ısınır içim. O yarayı tamir etmek, merhem sürme isteğinden midir bilemiyorum ama yakın hissederim kendimi.
“Yar-” kesmek kökünden türeyen yara, inkar etsede herkeste irili ufaklı var ; kimisinin bedeninde, kimisinin ruhunda. Düşünüyorum, düşündükçe açılırken tıkanıyorum. Düşünmenin bedelini yerine getiremeyecek olmanın telaşıyla da tıkanıyorum aslında. Söylenmemiş, söylenmiş her sözümü tartsam işin içinden çıkamam. Yara diyorum, yardan da serden de geçsek ne kalırdı elimizde? Çözüm vazgeçmek miydi? Yaşamanın bu denli zor olduğu, maddi-manevi bedel ödemenin ağırlığının taşınmasının yürek istediği bu fani dünyada kalmak için niye bu kadar tatlı can?
Vazgeçmek… “Görüşürüz ben gidiyorum” demek o kadar ağır geliyor ki. Hangi yüzle Yaradan’a yarayı şikayet edeceğim? “Sen ne gördün ki?” cümleleri kulağıma geliyor. En büyük acı benimki değil. Fakat bu benim küçük dünyam ve acı yaralarla kapladı içimi. Yeri geldi bir dilenci oldum, yeri geldi doktor, yeri geldi hasta oldum ama yaralar benim, can benim, karışmayın efendim! Sizin küçük dünyanızla benim küçük dünyam farklı. Hayata baktığımız gözler farklı. Geçtiğimiz yollar farklı. Anlamak istemiyorsanız, karışmayın efendim!
Belli ki iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin algılarımızla zıtlıklarla baktığımız bu hayatta yarayı kabul etmekten başka şansımız yok. Onu sarmalı; eski sevgiliye kavuşmayı hayal eder gibi. “Benim evladım” demeli. Kabul etmek her şeyin başı küçük kızım. Seni temin ediyorum kabul ettikten sonra acın geçmeyecek. Fakat büyüyeceksin. Bu eskiden sana çok görkemli gelirdi biliyorum ama değil. Acı çeke çeke, gülerken ağlaya ağlaya, kahkahalarının ardından çığlıklarınla, kaybolmuş kalabalığın içinde yapayalnız büyüyeceksin. Yer yurt arama kendine; nüfusta yazandan başka bir beklentin olmasın çünkü yerin yurdun olmayacak. Aidiyet hissin belki bir gün oluşacak ama uzun süre bir yere ait hissedemeyeceksin kendini. Ağlamaktan korkma! Çok ağlayacaksın hem sesli hem de sessiz… Gözyaşların yeri gelecek akmayacak, başına ağrılar girecek. Yeri geldiğinde gözlerin kuruyacak ağlamaktan ama her şey zıttıyla önünde olacak o yaralarınla.
Küskünüm -ona hitap şeklim- dolapların, çatı katlarının bir numaralı adayı bak bana! Sakladığın yara izini, kaküllerinden azat ettiğin günlerde gelecek. Çok heyecanlı bir serüven olduğu kadar monotonlukla da harmanlacak ömrün. Gel artık küskünüm, hayat küsmeye değmiyor çünkü o kimseyi anlama derdinde olmadı. Gel, biz bize yetelim. Tut elimden sıcak bir tene hasretliğini bilirim. Terleyen ellerini ben hiç bırakmam, yaralarından öperim; ben her birinin yerini bilirim.
Sonum da başlangıcım gibi bir üstatla bitsin isterim: Romeo ve Juliet’i okuduğumda da izlediğimde de hüngür hüngür ağlamıştım. Shakespeare şöyle der: “Yarayla alay eder, yaralanmamış olan” ben gördüm, bildim, hissettim, bilmediğimle kaldım, en sonunda kabul etmeye teslim oldum, ne kadar olabilirse…