İlk Deneme

Ne yapacağını bilememek ya da insanın tamamen kilitlenmesi… Bir dili öğrenirken ilk önce o dilin kuralları öğrenilir. Ufak ufak emeklemeye çalışan bebek gibi olur kocaman insan. Yeni bir ifade şeklidir. Kelimeler eklenir, zamanlar, kalıplar, duygular, düşünceler daha rahat vücut bulsun diye yollar kurulur, sert kalıplar oluşturulur. Tek dert “O dili konuşanlar da anlasın beni yeter ki” değil mi? 

Duygularımı kelimelere döksem, herkesten önce kendi kendimi anlasam, kendimi tanısam, tanımaya cesaret etsem. Sahi ne zaman bu kadar ürkek oldum? Bir aslanda ki cesareti istiyorum. Aslında ben hiç aslan görmedim. Fakat aslanın metaforik olarak güçlü olduğu geldi aklıma; o güçlü, ben de güçlü olmak ve eğilmemek istiyorum. 

Kelimelerimi içimdeki herkesin dilindeki küçük çocuğa sunmak istiyorum. Gel artık küsme! Bak, içimiz yangın yeri oldu. Saatler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Ne ara 27 olduk değil mi? Ürkek ama cesur, nazenin ama yiğit ruhum, sen, neden bedenden kopmaya bu kadar heveslisin? Okunsan ne yazacak, dinleyen anlayacak mı seni? Kim okusa, ben okusam senin ne istediğini bilebilecek miyim? 

Biri konuşurken yüzüne odaklanıyorum. Anlattıkları, zaman, mekan arka fondaki müzikten farksız oluyor. “Neler sığdırmış o insan suretine?” diye tablo gibi inceliyorum. Tabloya ilgimi kaybettiğimde  de etrafına bakıyorum, gözlerden kaşlara, kaşlardan boyuna, takılan kolyeye, kabalık etmemeliyim diye yeniden gözlere odaklanıyorum. 

Çiğ süt emmişliğin 9 ay küçük kız ama dünya doyurmuyor ruhunu. Açgözlülük mü, doyumsuzluk mu derdim? İçimde dolmayan bu boşluk, doymayan bu sızı, bilinmeze olan hasret, modern insan olmanın bilinmezliğe de bilinen anılara da nostaljisi… Şu an dışında her yerdesin! Şu anda da var olamadığın için hiçbir yerdesin! 

Süslenen kelimeler merhem olamıyor; üzgün bir yüze yapılan makyaj gibi, taşımıyor. Maskelerimin altındaki yüzü belli ederken yardım istesem ne yazar dinlemedikçe? Tedavi 3 hece, 6 harf, 1 kelime, ne kadar ağır?! Tedavi edilir mi ruhum? 

Ruhum, sana ne kadar çok seslendim. Hala niye duymamazlıktan geliyorsun? Dolduramadım sürahimi; hem boşluktan yakındım, hem boşluk beni yuttu. Rapunzel oldum; tuğlalarımı ördüğüm şatomda. Yalnızlıktan geçtim hem de defalarca; eski bir dostla ne kadar birlikte olunabilirse haddinden fazla.

Yalnızlık yakındığım, şimdi ise terk edemediğim… Neye referans versem dikkate alınırım? Kant, Hegel, Marx hangi ölü bu diriyi diriltir? Ben yaratıcıdan geçtim ölülerden medet umar hale mi geldim? Bir dilek ağacına bağlanan mendil ne kadar işe yararsa yaptığım da ondan farksız. Bir dal bulup kurtulmak için çabalıyor muyum yoksa yönümü göremeden akıp gidiyor muyum hayatın içinde? 

Bir umudun yaktığı ışığa hasret şu kalbim, hangi limana yanaşsa olmadı be! Çapa atmaya bile yanaşamadım. İzin verilmedi, izin alamadım: halbuki ben deniz içinde tatlı suya, bir tutam sıcaklık verecek ışığa hasretim. Yardım çığlığımı işiten olmadı: zannediyorum ki bir okyanustayım. Denizi severim; görmeden yapamam ama geceleri korkarım. O garanticilik olmadıkça destursuz yaklaşmam. 

Yaralı olmak neyi değiştirir; yaradan korkmak, tedavi edememek, bir ilaç, bir umut aramak nafileyken en ufak hülyaya aldanmaktan dahi vazgeçemiyorken.

Tuğçe Terhan tarafından yayımlandı

İzmir'li, beden yaşı 30, ruhu 17-87 yaşında arasında gidip gelen, büyümekte, mimar olabilme adına savaşan, sanatçı olabilmek için kıvranan, yazma, çizme müptelası.

Yorum bırakın